Haberler

Uyumun Önündeki Engel: Dezenformasyon

Ülkemizde yaşayan Suriyelilerle ilgili o kadar doğru olduğunu düşündüğümüz yanlış bilgiye sahibiz ki, iki toplumun sosyal uyumunun önündeki en büyük engel dezenformasyon.

İNGEV TAM’ın İstanbul Bilgi Üniversitesi İletişim Fakültesi iş birliğinde gerçekleştirilen İnsani Gelişme Monitörü Araştırması, ülkemizdeki Suriyelilere sağlanan insani yardımlar konusunda toplum olarak birçok yanlış bilgiye sahip olduğumuzu ortaya koydu.

Araştırma, sağlık hizmetleri ve fatura ödemesi gibi doğrudan günlük yaşamla ilgili konuların doğru bilinme oranlarının daha yüksek olduğunu ortaya koyarken maaş, vergi, eğitim ve vatandaşlık hakları gibi özel konularda toplumun daha büyük bir çoğunluğunun yanılgı içinde olduğunu gösteriyor.

Araştırmanın bir diğer verisi de ev sahibi topluluk ve geçici koruma altındaki Suriyeliler arasındaki toplumsal uyum ile ilgili. Toplumun yarısı en önemli toplumsal gerginliğin Türk-Suriyeli gerginliği olduğunu düşünüyor. Ebeveynlerin yarısına yakını ise çocuklarının mülteci çocukları ile arkadaş olmasını istemiyor. Toplumun hissettiği bu gerginliğin arka planında Suriyelilere sağlanan insanî yardımlar ile ilgili toplumda yaygın olan ve doğru olduğu düşünülen pek çok yanlışın olduğu görülüyor.

Basın bültenine ulaşmak için tıklayınız.

Detaylı araştırma raporu için tıklayınız. *

Araştırmanın özet bulguları için tıklayınız. *

 

Detaylı araştırma raporu İngilizce olarak hazırlanmıştır. Orijinal hali ile sunulmaktadır.

Yerli ve Mülteci Girişimciler İçin İhtiyaç Analizi

Mülteci girişimciler COVID-19 sürecinden, Türk girişimcilere göre daha fazla etkilendi ve gelecek ile ilgili daha karamsar.

İNGEV TAM’ın “COVID-19 Salgın Süreci ve Normalleşme Sürecinde Yerli ve Mülteci Girişimcileri ve İhtiyaçlarını Anlama” Araştırması, mülteci girişimcilerin pandemiden yerli girişimcilere göre daha fazla etkilendiğini ve gelecek ile ilgili daha karamsar olduğunu gösteriyor. Bir diğer önemli bulgu ise yeni normalin hayatımıza dijitalleşmeyi kaçınılmaz olarak soktuğu bu dönemde Suriyeli girişimcilerin ayak uydurabilmek için dijitalleşme ile ilgili danışmanlık desteğine ve mali desteğe ihtiyaç duyduğu. Ayrıca Suriyeli girişimcilerin yarısından fazlası Covid-19 kapsamında KOBİ’lere sağlanan desteklerden habersiz.

Basın Bülteni için Tıklayınız…

Araştırmanın Özeti “One-Pager” için Tıklayınız…

Markalar Manifestosu

Bütün tanınmış markalarla çalıştığım dönemler de dahil olmak üzere markaizm ve tüketim üzerinden kurulan hayatlar üzerine tartışmayı sürdürmüştüm.

2007’de yayınlanan ve markaizm-tüketim ilişkisini ironik bir şekilde tartışan  kitapta, yeni işe başlayanlara, başarı yolunu gösteren öğütlerimin başında “marka ideolojisini benimse ve ömrünü markalara adamaya hazır ol” geliyordu. Bu ideoloji “ diğer pek çok ideolojiden farklı olarak hiçbir risk taşımamaktadır. Tam aksine iyi bir marka ideologunun hayatı çok rahat geçer.”

“1960’lara dek insana insan, ürüne ürün denmesi daha yaygın bir eğilimdi. Çamaşırları yıkayan deterjanlar, serinleten ve midevi özellikler taşıyan meşrubatlar, yemeklerimizi yapmaya yardımcı olan margarinler vardı. Henüz isimleri tüketici diye değiştirilmemiş insanlar bunları alıp ilgili işlevleri için kullanırlardı.”

Sonra aksini düşünmenin bile olanaksız olduğu, hayatı ve mutluluğu markalar üzerinden tanımlama dönemi geldi. Ortak yaşam tarzımız oldu.  Daha iyi tüketmek, tükettiğini herkese göstermekle, yani Tayfun Atay’ın tanımı ile “meşhuriyet” çağı ile birleşti. Bir zamanlar ayıplanan yaşam tarzı teşhiri artık günlük hayat normali haline geldi.

Ama, meşhuriyet seviyesi ne olursa olsun herkes sırtında bir sopa ve önünde bir havuç ile yaşamanın gerginliğini hissediyordu.

Covid-19’la başlayan salgın dönemi marka, tüketim ve hayat arasındaki ilişkilerin daha fazla düşünülmesini sağladı. İngevchats’da  yaptığımız yayında bu dönemin yeni bir “insan ideolojisi” için tetikleyici olabileceği konusunda umutla karışık tahminler yaptık.

Ümidimizin güçlenmesi markaizmin bu dönemde nasıl bir değişim geçirebileceği, bütün bir eko sistemin nasıl katkı verebileceğine bağlıdır. Ünlü sözde olduğu gibi “gelecek gökten düşmez, sizin bugün yaptıklarınızla oluşur.”

Uzun süredir şirketler, insan haklarından, BM Sürdürülebilir Kalkınma Amaçları’na kadar pek çok konuya uyum konusunda sistemli çabalar geliştirdiler. Küresel organizasyonlar kurdular. Sürdürülebilirliği hayatlarının bir parçası haline getirmeye çalışıyorlar. Borsadaki finansal raporlama sürelerini uzatmaya, şirket vizyonlarının başına insan ve toplum hayatı ile ilgili hedefler yerleştirmeye, Friedmancı hisse değeri yaratmak gibi mottolara daha az yer vermeye çalışıyorlar.

“İşin özü değişmediği müddetçe, bunların makyajdan ibaret “ olduğunu da söyleyebilirsiniz. “Değişim diyalektiğinin nicel adımları” diye daha ağır bir cümle de kurabilirsiniz. Nihayetinde iyi adımlardır.

Ama, esas etki, Şirket düzeyinden marka seviyesine geçmektedir. Sonuçta, insanların günlük  hayatı ile kesişen şirketler değil, markalardır. O kesişim yaşam tarzlarının  ve tüketme alışkanlıklarının oluşumunu sağlar. Sahnede olan, katkı verecek olan markalardır.

Bu katkıyı formüle etmek üzere  bir markalar manifestosu hazırladım. Aşağıda yer alıyor.  Her yönden tartışmaya açık bir taslak mahiyetindedir. İnsan Hakları Evrensel Bildirgesi , İş Dünyası ve İnsan Haklarına dair Rehber İlkeler gibi kaynaklardan da esinlendim, hatta bazen hiç çekinmeden kopyaladım.

Markalar Manifestosu

  1. Ben marka olarak inanırım ki, “Herkesin, kendisinin ve ailesinin sağlığı ve iyi yaşaması için yeterli yaşama standartlarına hakkı vardır; bu hak, beslenme, giyim, konut, tıbbi bakım ile gerekli toplumsal hizmetleri ve işsizlik, hastalık, sakatlık, dulluk, yaşlılık ya da kendi denetiminin dışındaki koşullardan kaynaklanan başka geçimini sağlayamama durumlarında güvenlik hakkını da kapsar.” (İnsan Hakları Evrensel Bildirgesi)
  2. Irk, renk, cinsiyet, dil, din, siyasal ya da başka türden kanaat, ulusal ya da toplumsal köken, mülkiyet, doğuş veya başka türden statü gibi herhangi bir ayrım gözetilmeksizin, bütün insanların temel hak ve özgürlüklere sahip olduğuna inanır  (İnsan Hakları Evrensel Bildirgesi) .
  3. Kadınlar, ulusal ve etnik azınlıklar, dini ve dilsel azınlıklar, çocuklar, engelliler, göçmen işçiler ,diğer dezavantajlı kişiler ve ailelerinin karşılaşılabilecekleri zorlukların farkında olarak, toplumsal cinsiyet, korunmasızlık ve/veya ötekileştirme konularına karşı mücadelenin farkında olarak çalışır,  gerektiğinde sorumluluk alırım. ( İş Dünyası ve İnsan Haklarına dair Rehber İlkelerden)
  4. Benim için esas olan insanların günlük hayat kalitesine katkı yapmaktır. Varlığımla hangi katkıyı yaptığımı, bireylerin yanlış anlamalarına neden olmayacak şekilde açık ve doğru bir şekilde ifade ederim.
  5. İnsanlar arasında dil, din sınıf, statü, yaşam tarzı gibi farklılıklar yarattığımı , beni satın alan ve tüketenlerin diğerlerine göre daha üstün ve ayrıcalıklı olacaklarını iddia etmeden ve insanların böyle algılamalarına izin vermeyecek şekilde kendimi anlatırım.
  6. İnsanların mutluluğunu beni satın almalarına ve tüketmelerine bağlamadan, tüketime bağlı bir mutluluk kavramı oluşmasına karşı çıkar, mutluluğun tüketmekten çok daha derin bir kavram olduğuna inanırım
  7. Bulunduğum ülkenin kaynaklarına ve çevreye zarar vermeden çalışırım. Kaçınılmaz olarak kullandığım doğal kaynaklar varsa yerine koyar ve yol açtığım atıklarla ilgili önlemleri baştan alırım.

Pause Dergisi - Markalar Manifestosu

Pause Dergisi - Markalar Manifestosu

İNGEV’den Covid-19 Trend Tabloları

Sağlık Bakanlığının günlük verileri yayınlamasının hemen ardından, her akşam saat 21.00 de İNGEV’den Temel Gösterge ve Trend Tabloları yayınlanıyor. Böylece, izleyicilerin değişimi daha rahat izlemeleri sağlanıyor.

Günlük değişimin yanı sıra verilen trend tabloları salgının gelişim doğrultusunu daha kolay izlemeyi ve yorumlamayı sağlıyor. İncelenen göstergeler arasında vaka sayısının test sayısına oranı, vefatların ve iyileşmelerin vaka sayılarına oranı gibi göstergeler var. Bülteni hazırladığımız son günde test edilenler içinde rastlanan vaka sayısı yüzde 8,2 ile sürecin en düşük noktasına inerken, iyileşme oranı da yüzde 50’yi aşmıştı. Umarız siz bülteni okurken çok daha iyi rakamlar ortaya çıkmış olur.

Covid-19 Trend tabloları için tıklayınız.

Engelli Bireyler İçin Bir Dayanışma Haritası: abledturkey.com*

Engelli bireyler, toplumun en kırılgan gruplarından bir tanesi ve bu konuda yapılan hem akademik hem pratik çalışmalar ne kadar değerli olsa da, bunun bir sistematiğe dönüşmesi ve kayıt altına alınabilmesi ancak haritalandırma veya veri tabanı oluşturma ile mümkün.

İşte tam bu noktada, İNGEV, Relief International iş birliği ve PRM desteği ile, İstanbul genelinde engelli bireylere farklı uzmanlık alanlarında destek sağlayan 100’den fazla kuruluşun bulunduğu bir online haritayı hayata geçirdi.

Haritada, engelli bireylere verilen hizmetlerin daha bütüncül bir yapıda yürütülmesi açısından istihdam, girişimcilik ve sağlık alanlarında destek sunan kuruluşlar, uzmanlık alanlarına göre detaylı olarak yer alıyor. Abledturkey.com engelli bireylere nereden hangi hizmetleri alabileceklerini gösterirken hizmet veren kuruluşların da birbirleri hakkında bilgi sahibi olmalarını sağlıyor.

Bünyesinde yarım milyondan fazla Suriyeli mülteci barındıran İstanbul’da mültecilere ve mülteci engellilere hizmet veren kurumların da listelendiği “online” harita, Türkçe, Arapça ve İngilizce dillerinde hizmet veriyor.

Online haritaya erişim için: www.abledturkey.com

* Bu harita uygulaması PRM desteğiyle, Relief International ve İNGEV iş birliğinde yürütülen “Engelli Mülteciler için Geçim Kaynaklarına Erişim Yollarının Geliştirilmesi” projesi kapsamında engelli bireylere hizmet amacı ile hayata geçirilmiştir.

%20 ve Ortalama

Covid 19 dönemine girerken insanlığın yoksullukla mücadelede durumu pek de iç açıcı değildi.  Aslında Dünya’da kişi başına düşen ortalama gelir 11 bin dolar düzeyinde. Fena değil yani, Türkiye’deki ortalama gelir şu sıralarda 9 bin doların altına inmiş olabilir. Ama, hala orta gelir ülkesi sayılabiliriz.

İşte hepimizi “körleştiren” perdelerden birisi bu, ortalamalar.  Ortalama üzerinden düşündüğün ve konuştuğun zaman, meseleyi normalleştirmen işten bile değildir. Oxfam’a göre 26 ailenin servetinin toplamı 3,8 milyar dünya vatandaşının toplamına eşit. Dünyanın en zengin insanının serveti 116 milyar dolar düzeyinde. Onunla benim gelirime ortalama taraftan bakarsanız, ikimizin ortalama geliri 58 milyar dolar çıkacaktır. Hiç fena değil. Kendi adıma memnun olmalıyım.

Ortalamaların sorunları gizleme özelliği vardır.

Dünyada bir yılda üretilen gelirin yüzde 80’i, nüfusun yüzde 1’ine gidiyor. Bu da olağanüstü tuhaf bir durum. Adaletsizlik diye adlandırmak çok “steril” kalır.  Bu olağanüstü tuhaf durumu da, geleneksel istatistik ve akademinin “yüzde 20’lik nüfus gruplarına göre gelir dağılımı” analizleri gizler.

Türkiye’de bankada 1 milyon TL üstü mevduatı olan kişi sayısı 225 bin. Nüfusun sadece binde 2’si eder.  10 milyon TL üstü diye sınırlandırırsanız bu kez on binde iki gibi bir nüfus grubu ile karşılaşırsınız. Türkiye rakamından emin değilim, geçenlerde ABD rakamlarını gördüm; ortalama bir çalışanla, CEO arasındaki gelir farkı 278 kat. Normal bulunabilir oran 17 kattır.

Böyle bir tuhaf gelir dağılımı ortamında yaşarken ilgililerin nerede ise tamamı yüzde 20’lik gruplar üzerinden gelir dağılımını inceler.  Şu anda Türkiye’ de en zengin yüzde 20 nüfus ile en yoksul yüzde 20 arasındaki gelir farkı sadece 7,8 kat. Çok makul, hatta daha iyisi can sağlığı.  Aslında acayip tuhaf olan durumumuz, bu sayede epeyce normalleşmiştir.

Ortalamalar ve yüzde 20’lik gruplar, mevcut tuhaf Dünya halini gizleyip yeni politikalar üzerinden düşünülmesini engelleyen unsurlardan birisi haline geldi.

Gelirin paylaşımındaki acayipliği yaratan birçok unsur vardır elbette. Ben ikisini öne alıyorum; mukayeseli üstünlükler iktisadı ve marka ideolojisi.

Mukayeseli üstünlükler iktisadı ve ona eşlik eden uluslararası ticaret ve sonra da onları küreselleştiren bakış açısı der ki “her ülke en iyi yaptığı işi yapsın, sonra da birbirleri ile değişsinler. 1940’larda Türkiye Avrupa’nın ikinci uçak üreticisi idi, şimdi dünyanın birinci fındık üreticisi, uçağı ise satın alıyor.

Marka ideolojisi ise büyük bir konu. Hepimizin içselleştirdiği bir büyük hayat ve tüketim fikri.  Artık ülkeler birbirini haraca bağlayıp kendi gelirlerini artırmıyor. Markalar yolu ile kaynak transferi yapıp zenginleşiyorlar. Muhtemelen benim gibi, bu yazıyı okuyan herkes gün içinde yediği, içtiği, kullandığı şeylerle transfere katkı yapmıştır. Bilerek yapmıyoruz. İçselleşmiş bir ideolojinin doğal sonucu olarak kendiliğinden gerçekleşiyor. Konu kimin solcu, sağcı, ulusalcı olduğu ile de ilgili değil. Markaizm tümünü içeren bir üst ideoloji.

Marka ideolojisi bize aksini aklımızdan bile geçirmeyeceğimiz bir mutluluk formülü sağladı.  “Mutlu olman için daha fazla tüketmelisin ve elbette daha marka tüketmelisin”. “Sex and The City” basında geçenlerde bir haber okudum; birisi akşam giyeceği elbiseye göre arabasının rengini seçiyormuş, bir diğeri dolabında kaç tane 10 bin dolarlık çanta olduğunu saymış. Bunların utanılacak veya ayıplanılacak olaylar gibi sunulmadığını tahmin edersin. Tam aksine özenilecek, öyle olunacak veya öyle olma hayalleri kurulacak hayat tarzlarıdır.

Covid-19 yaklaşık 3,5 milyar insanı eve kapattı. Homo Sapiens bu kez ilk defa aynı korkularla ve aynı umutlarla yaşıyor. Dolaptaki çantaların ve garajdaki arabaların kullanım değeri sıfıra düştü. Yaşam standartları arasında, elbette büyük farklar var. Malikane bahçesinde golf oynarken, 45 metrekarede 6 kişi yaşayanlara “fedakarlık yapalım evde kalalım” diyenler olmuyor değil. Ama, yine de Covid 19 dönemi insanları farklılıklarını azaltıp belirli bir yaşam tarzına mecbur ederek marka ideolojisinde önemli bir delik açmış olmalı.

ILO’ya göre salgının olumsuz etkileyeceği çalışan sayısı 2 milyardan fazla. Türkiye’de 3 milyondan fazla kişinin işsiz kalabileceği tahmin ediliyor. Yani, toplam işsiz 7 buçuk milyon gibi muazzam bir sayıya ulaşıyor. Birçok uzman dünyayı gelmiş geçmiş en büyük küresel krizlerden birisi, hatta birincisinin beklediğini söylüyor.

Covid 19 sonrası beklenen işsizlik ve gelir kayıplarını telafi etmek görevi ise devletlere düşüyor.  Bu konuda büyük bir “consensus” oluşmuş durumda. Tutkulu Ayn Rand hayranları dahil hiç kimse “işsizlik doğal bir durum, akıllı insanlar kendine bir yol bulur, diğerleri de kaderlerini yaşar, sistem kendini düzeltir, devlet bunlara karışmaz” demiyor.

Kamunun işsizliğe müdahalesi ve gelir aktarması gelir dağılımına, daha ciddi bakmak anlamına gelecek. Hayat devletlerin sosyal yükümlülüklerini kaçınılmaz olarak artırırken, bölüşüme de yeniden el atılmasını zorunlu kılıyor.

İnşallah bu dönemde ortalamalar ve yüzde 20’lik gruplarla aramıza biraz mesafe koyabiliriz.

(Vural Çakır’ın Pause dergisindeki yazısından alınmıştır)

 

Kirli ve Özgür: Sosyal Medya Güven Araştırması

İNGEV TAM’ın İstanbul Bilgi Üniversitesi İletişim Fakültesi iş birliği ile hazırladığı Sosyal Medya Güven Araştırması sonuçlandı. Sosyal medyaya yakıştırılabilecek en uygun tanımlama “kirli ve özgür” olması.

Toplumun %56’sı sosyal medyayı “özgür haber alma kaynağı” olarak tanımlarken %61’i ise sosyal medyanın “yalancı hesaplarla dolu” olduğunu düşünüyor. Araştırma “herkesin haberi kendine” gibi bir “post-truth” dönem gerçeğine de işaret ediyor. Toplumun üçte biri sosyal medyadan aldıkları habere kendi düşüncelerine uygunsa güveniyor.

Genelde medyaya yönelik güven düşüklüğünü biliyoruz. Toplumda geleneksel ve dijital haber alma mecralarına güvenenler yüzde 40’ı bile bulmuyor. Ancak, geleneksel mecralar güven açısından sosyal medyanın bir adım önünde.

Türkiye’de her dört kişiden sadece biri sosyal medyada aktif kullanıcı durumunda. Çoğunluğun pasif takipçi olması etkileşimlerin de düşük olmasına yol açıyor.  Sosyal medya “bilgi almak” veya “bilgiyi teyit etmek” amaçlarıyla kullanılıyor.

Araştırma çerçevesinde Prof. Dr. Halil Nalçaoğlu’nun yazdığı değerlendirmeye ulaşmak için tıklayınız. *

Basın bültenine ulaşmak için tıklayınız.

Araştırma Raporuyla ilgili bilgi ve sorularınız için can.cakir@ingev.org


* Bu dosya İngilizce olarak hazırlanmıştır. Orijinal hali ile sunulmaktadır.

Engelli Bireyler için Geçim Kaynaklarına Erişim Yollarının Geliştirilmesi

İNGEV olarak, 2020 itibariyle Relief International ile iş birliği içinde ve PRM desteğiyle toplumsal gelişmeye yönelik ve kurumumuzun ilkeleri ile de örtüşen yeni bir projeyi hayata geçirdik. Engelli Bireyler için Geçim Kaynaklarına Erişim Yollarının Geliştirilmesi isimli projemiz kapsamında, İstanbul’da yaşayan ve aktif olarak iş arayan Suriyeli ve yerel engelli bireylere ulaşmayı hedeflemekteyiz. Projemizde, İstanbul iş piyasası ile uyumlu özellikleri olan engelli bireylerin öncelikle becerilerinin geliştirilmesi ve istihdam seçeneklerine erişimlerinin kolaylaştırılması en temel amacımız. Toplumsal yararın ön planda olduğu ve bizi çok heyecanlandıran bu projenin genel hedeflerini ise şu şekilde sıralayabiliriz:

  • İstanbul’da iş arayan engelli bireylere ulaşmak
  • Engelli bireylerin eğitim, istihdam ve girişimcilik ile ilgili destek ihtiyaçlarını anlamak
  • Engelli bireylere mesleki eğitim desteği ve istihdam hizmetleri sunma konusunda katkıda bulunmak
  • İstanbul’da yaşayan engelli bireylerin özelliklerinin işgücü piyasası ve iş talepleriyle ne derece uyumlu olduğunu belirlemek ve bu özelliklerin uyumlu hale getirilmesine katkı vermek

Toplumsal Cinsiyet Araştırması: Bazı Durumlarda Kadına Tokat Atılabilir mi?

Türkiye’de çoğunluk toplumda cinsiyet eşitsizliğinin var olduğunda hemfikir olsa da bunu doğal kabul etme riskimiz var. Toplumun sadece %29’u kadın ve erkeğin eşit imkanlara sahip olduğunu düşünüyor. Erkeklerin çoğunluğu “Türkiye’de kadın olmanın daha zor” olduğunu ve “toplumsal hayatta kadınların erkeklerden daha çok sorun yaşadığını” kabul ediyor; ama bu kabullenilmiş.

İNGEV TAM ve İstanbul Bilgi Üniversitesi İletişim Fakültesi iş birliği ile hazırlanan araştırmanın sonuçları yayınlandı. Araştırmaya göre eşitlik doğrultusunda epey yol almış durumdayız ama daha önümüzde alınacak epey de yol var.

Toplumda her dört kişiden üçü “kadının çalışma hayatına katılmasıyla aile birliğinin bozulacağını” düşünmüyor, “kadınların aktif olarak iş hayatında yer almasının ülke ekonomisi için olumlu” olacağını söylüyor. Buna karşılık, yaklaşık her dört erkekten biri de “kocası izin vermiyorsa kadın çalışmamalıdır” görüşünde. Çalışma hayatı da kadınlar için sancılı. “Kadınların çalışırken ayrımcılığa uğradığı” konusunda kadınlar (%63) ve erkekler (%54) hemfikir.

Toplum genelinde büyük çoğunluk şiddete karşı olduğunu belirtiyor. Öbür taraftan hala belirli durumlarda kadına şiddeti destekleyen azımsanmayacak bir kitle de var. Erkeklerin %10’u “bazı durumlarda kadına eşi tarafından tokat atılabileceği” fikrine sahip. Kadına yönelik şiddet için önemli bir sorun da (%26) her dört erkekten birinin “kadın, kocası kendisine vurursa bunu başkalarına anlatmamalıdır” şeklinde düşünüyor olabilmesi.

Basın bültenine ulaşmak için tıklayınız.

Raporla ilgili bilgi ve sorularınız için: can.cakir@İNGEV.org

İNGEV’den Toplumsal Cinsiyet Odaklı İş Piyasası Değerlendirmesi

İNGEV’in Uluslararası İnsani Yardım Kuruluşu Save the Children desteğiyle geçtiğimiz aylarda başlattığı araştırma sonucunda hazırladığı “İstanbul İş Piyasasının Toplumsal Cinsiyet Odaklı Değerlendirilmesi” başlıklı rapor tamamlandı. Bu rapor çerçevesinde, İstanbul’daki Suriyeli ve Türk ekonomik açıdan dezavantajlı gençlere insana yaraşır iş imkanları sunabilecek potansiyel sektörlerin saptanması ve bu sektörlerdeki uygun iş tanımlarının ve gerekli becerilerin ortaya konulması hedeflendi. Ayrıca gençlerin girişimcilik faaliyetlerini geliştirebilecekleri alanlar da raporda yer alıyor.  

Gıda, Sağlık, Ağırlama, Perakende, Tekstil/Ayakkabı, İnşaat ve IT sektörlerinin öne çıktığı araştırmada pazarlama ve satış elemanı, pazarlama, seri üretim, tamirat ve teknik servis, lojistik, tedarik zinciri elemanı ve ürün geliştirme/tasarım gibi meslekler aranan özelliklere uygun meslekler olarak saptandı.Söz konusu raporun mültecilere yönelik geçim kaynağı oluşturma üzerine yapılan projelerin tasarımında fayda sağlayacak. 

Raporu inceleyin