İnsanlık Dili

Dogs of Berlin bir netflix dizisi. Senaryosu  hatalarla dolu. Buna karşılık, İlk Türk işçi göçünün üzerinden neredeyse 60 yıl geçtikten sonra Almanlar ve “Almancılar” arasındaki ilişkinin durumunu hissettirebiliyor.

Dizide Neonazilerin lideri ekibini Türklere saldırıya hazırlarken şöyle bağırıyor:

“Sayıları 2oo bin oldu. Türkler Tavşanlar gibi çoğalıyorlar. Neredeyse bizim başkentimizi bizden alacaklar… “

İşin karşı cephesinde de sisteme adapte olamayıp, yeraltı dünyasına geçmiş Türk çeteler var. Genel görünüm sosyal uyum sürecinde yaşanmış ciddi hatalara işaret ediyor.

Sosyal uyum kaçınılmaz olarak ev sahibi ülke vatandaşlarının öncelikli sorunu. Diğerleri yabancı çünkü, adı üstünde. Hiç bilmediği, yepyeni bir dünya ile karşı karşıya. Mültecilik dünyanın en zor işi.

Bu sorumluluk kullanılan dille başlıyor. Özellikle de kamuoyunu etkileme imkanı olan aydınların kullandığı dil.  Herhangi bir din, mezhep, ırk, etnik grubu toptan suçlayacak bir dil çok tehlikeli olayları tetikleyebiliyor.

“Bu Yahudiler, bu Türkler, bu Kürtler,  bu Aleviler, bu Rumlar “ diye başlayan toptancı ifadeler insanlık tarihindeki ve bizim tarihimizdeki en acı olayları tetiklemişler.

Şimdi Türkiye mülteciler konusunda bir insanlık sınavından geçiyor.  Aslında, bu dünyada hiç kimse  mülteci diye isimlendirilmemeli.  Hiçbir ülke bundan yüzyıl önce bugünkü sınırlarına sahip değildi. Ne kadar güzel temennilerimiz olsa da bundan yüzyıl sonraki sınırlardan da emin olamayız. Ama emin olabileceğimiz bir şey var; hepimiz aynı dünyanın vatandaşıyız.

Bu romantik bir düşüncedir. Romantizm insan olmanın doğasında bulunur.

Nasıl herkes aslında “dünya vatandaşı”  ise,  bir mülteci sorunu çıktığında, o  da tek bir ülkenin değil bütün dünyanın meselesidir.

Türkiye şu anda  en fazla mülteciye ev sahipliği yapan ülke. Birçok ülkeden, ulus üstü kuruluşlardan ve sivil toplum örgütlerinden destek geliyor. Ama, bunlar konunun büyüklüğü ile orantılı değil. Çok sınırlı bir zaman diliminde sekiz yüz bin öğrenciyi okullu hale getirebilmek bile o büyüklüğün sadece küçük bir parçası.

Sorumluluk büyük ağırlıkla Türkiye’ nin üstünde. Ekonomimiz durgunluğun eşiğinde dolaşıyor, işsizlik büyük kentlerde ve gençler arasında yüzde 20’yi bulmuş durumda. Yani, bu mesele ile baş etmek için en ideal koşullara sahip değiliz.

Buna rağmen büyük bir insanlık sınavını, hepimizin gurur duyması gereken bir başarı ile veriyoruz.

Türkiye’ye sığınanlar çoğunlukla kuzey Suriye’den, küçük ve orta ölçekli yerleşim yerlerinden gelen sıradan insanlar. Kendilerini tarafı olmadıkları bir çatışmanın ortasında buldular. Merkezi hükümet, DAEŞ, YPG, El Nusra, ABD, Rusya gibi birçok tarafın işin içine girdiği bir çatışmanın ortasında kaldılar. Can güvenlikleri açık tehdit altındaydı ve canlarını kurtarmak için kaçtılar.

Türkiye’deki Suriyelilerin  1 milyon 60 bini 10 yaş altında, 1,7 milyonu ise 18 yaş altında. Yani Unicef gibi uzman kuruluşların çocuk kabul ettiği yaştalar. Neredeyse toplam mültecilerin yarısı. Ortalama mülteci yaşı 21 ve İnsanlar aslında kendilerini değil çocuklarını çatışmadan kaçırdılar.

Dünya pratiği zaman geçtikçe ve ev sahibi topluluklarla birlikte yaşamaya başladıkça mülteci geri dönüş eğiliminin azaldığını gösteriyor. Suriye krizinin bundan sonraki gelişimi nasıl olursa olsun, büyük bir bölümü Türkiye’de kalacaktır.

Kendi  geleceğimizi Suriyelilerin kapısına çentik atmaya kalkan Neonazi Türk grupları ve  mülteci yeraltı çetelere bırakmamak için odaklanmamız gereken özellikle geçim kaynakları başta olmak üzere sosyal uyum.

Avrupa Nazilerin pençesinde kıvranırken, Türk büyükelçileri Musevileri kurtarıp Türkiye’ye gönderiyordu, Tıpkı engizisyondan kaçanlara kucak açan Osmanlı gibi. Tek başına Paris büyükelçisi Behiç Erkin yirmi bin kişiyi kurtarmıştı.

Türkiye bu kez 3,6 milyondan az olmayan insana can güvenliği sağladı.

Şimdi bundan çok daha zor olabilecek sosyal uyumu başarmakla karşı karşıyayız.