RİTÜEL

Aralık 2000, Caddebostan sahil yolu. Soğuk ve güneşli bir gün. Telefonum kapalı. Hızlı yürümek koşmaya dönüyor. Beynimin başka hiçbir şey düşünemeyecek hale gelmesi için vücudumu zorluyorum.

Aslında, vedalaşmaya çalışıyorum.   Hep böyle kendi başına olur bu vedalaşmalar. Ya insanlarla birlikteyken veya böyle yalnız, kimsenin göremediği bir yerlerde, ama hep tek başına…

Belki de vedalaşamamaktır bu, hep bir virgül bırakmak isteğidir.

Tam o sıralarda sekiz ayrı şehirden gelen 400 şirket çalışanı Antalya’da “Nielsen Day“ için toplanmış, yeni yöneticilerinin açılış konuşmasını dinlemektedir.

Önceleri mütevazı bir şekilde İstanbul’da başlayan bu toplantılar hızla büyüyen şirketle birlikte büyür ve genellikle Antalya’da 3 güne yayılan eğitim, planlama toplantıları ve eğlence karışımı bir kutlamaya dönüşür.  Hazırlıklar 3-4 ay kadar sürer. İletişimden sorumlu arkadaşlar koordinasyonu yaparlar. Yaratıcı yetenekleri öne çıkmış olanlar içeriği oluştururlar.

Ritüeller, iş kültürü geliştirmenin de olmazsa olmazıdır. Yapılan işlerin anlamlandırılmasını sağlarlar. Hiç kimse “ben şimdi işteki bu sekiz saat bir makineyim, uykudan arta kalacak diğer 8 saatte insanım” diye düşünmez.

Bant sistemi ile otomobil üreten Henry Ford’un “bu işçiler fabrikaya kafalarını getirmeseler de olur” dediği söylenir. Bütün işlerde, özellikle de hizmet sektöründe insanlar işe kafalarını ve ruhlarını getirmekle kalmazlar, işi de yanlarına alıp eve hep birlikte dönerler.

Ritüeller, kafaların ve ruhların da tatmin olmasına destek verirler evet, ama samimiyetlerini kaybedip, zorunlu bir protokol uygulaması haline gelmedikleri müddetçe.

Televizyon ekranı konuşan insanın içtenliğini izleyiciye gösteren bir röntgen cihazı gibidir. İçten olmayan konuşmacı ağzı ile kuş tutsa bile bir ”TV eğlencesi” olmaktan kurtulamaz. Şirket hayatında da yöneticinin samimiyeti havada uçuşan “nöronlar” aracılığla ruhtan ruha taşınır.

Samimiyet kaybolduğunda ritüeller angarya protokollere döner.

“Nielsen Day” adı verilen kutlamalarda cuma günü otel girişleri, serbest saat ve bazı “soft” eğitimlere ayrılır. Cumartesi akşamı genellikle ünlü bir şarkıcının sahne aldığı gala yemeği olur.  Şarkıcının alanı ne olursa olsun son şarkı daima İspanyol meyhanesidir. En zor söylenebilenlerden birisidir. Gece yarısı ise çoğunluk için “After-Party” zamanıdır.  Pazar öğleden itibaren gecenin temposundan perişan halde dönüş yoluna çıkılır.

Ana toplantı ise cumartesi sabahı daima benim konuşmamla başlar. Geçtiğimiz yılın kutlanması, daha çok gelecek yıl bizi neyin beklediği üzerine, biraz da artık birçoğunu çok iyi tanıdığım dinleyicilerin bazıları ile atışarak.

Küçük bir daire iken geceleri fotokopi makinesinde gizli gizli bildiri basan, bağımsız bir binaya geçtiğinde duvarlarını, bahçe parmaklıklarını birlikte boyadığın, plaza katlarını denediğinde kimi eşyaları beraber yerleştirdiğin, bir kısmı zaten arkadaşın olan, epeyce bir kısmını tek tek işe alıp, büyüdüklerini “endam durur bıyık burur” oluşlarını izlediğin, halı saha maçlarında kırılmadık yerini bırakmayan insanlarla bir çeşit kucaklaşmadır aslında.

Bunun bir “şirket değerleme” katsayısı yoktur.

Bu günlerde Peak’in muazzam başarısını yaşadık. 1,8 milyar değerleme üzerinden Zynga adlı şirkete satılmış. Girişimcisi için kuşkusuz çok büyük başarı.

Tersi de mümkün müdür acaba yani Peak’in, Zynga’yı satın alıp, dünyanın en büyük oyun şirketi haline gelmesi?

Soru bu şekilde kurulduğunda bir gün bir yerde cevabını bulur.

Ancak gelişmekte olan ülke iş kültürü henüz soruyu “fon almak” ve “satarak exit etmek” üzerinden formüle etmektedir.  “Ne kadar fon alabildin, kaça satabildin”, tutarların büyüklüğü temel performans ölçütleridir.

“Ultra” kapitalizm kendine daima yeni gelişme alanları yaratır.

Anti-tekel yasalarının romantik söylemlerine karşılık doksanlarda ve iki binlerde sermaye yoğunlaşması hızla devam eder. Son verilere göre 26 ailenin toplam serveti dünya nüfusunun yarısına eşittir. Dünyada bir yıl içinde üretilen gelirin yüzde 80’i nüfusun yüzde 1’ine gider. Ultra saçma bir durum.

Özellikle gelir dağılımı çalışan “naive” iktisatçıların yaptıkları yüzde 20’lik gruplara göre gelir dağılımı analizleri ve bir türlü 21. Yüzyıla giremeyen istatistik ofislerinin sağladığı verilerle, bu ultra saçma durum kabul edilebilir bir gelir dağılım eşitsizliği haline dönüşür.

Bir yanda dolar yoğunlaşması sürerken öte yanda sosyal medyadaki başarı efsaneleri dilden dile dolaşmaya başlamıştır. Her 100 sosyal medya girişiminden 99’u çöpe gidiyor olabilir; ama kalan 1 tanesi büyük iştir.

Bu efsanelerle de beslenen Y ve Z kuşakları yaptıkları işin sonuçlarını daha hızlı görmek isterler. Büyük bir kuruluşun bitmek bilmez prosedürleri ve hiyerarşileri arasında “promote etmeyi” beklemek artık pek iştah açıcı değildir.  Şirketler durmadan yeni unvanlar “invent” etseler, herkesin başına bir “C” yapıştırsalar da insan kaynakları organizasyon içinde birçok “fancy” sistemle aidiyet yaratmaya çalışsa da yetenekli çalışanların kaçışından kurtulunamaz, girişimcilik gittikçe daha fazla çekici bir alan olur.

Böylece ortam bütün tarafları memnun eden bir sıfat yaratır: “Melek Yatırımcı”. Meleğin elinde birikmiş dolar vardır ve genç girişimcilik trend haline gelmiştir. “Melek Dolar” genç girişimcinin şirketine pek de kendisini üzmeyecek tutarlarda yatırım yapar. Yani belli oranda hisse karşılığı şirketin kullanması için para verir. Genellikle verdiği her 10 sermayeden 7’sinin batacağını, 2’sinin belki başa baş olacağı ve ama 1’inden iyi para kazanacağını bilmektedir.

Biriken sermaye yeni koşullara adapte olarak çoğalmaya devam etmektedir.

Girişimci ise, işe giriştikten sonra genellikle tahmin ettiğinden daha fazla kaynak ihtiyacı olduğunu fark eder.

Böylece sermaye para kazanmakta girişimci ise işini büyütebilmektedir. İki taraf için de “Win-Win” durumudur. Buna muhtemelen şeytanın da kovulmadan önce bir melek olduğu dikkate alınarak “melek yatırımcılık” adı verilir.

Yeni yatırım eko sistemi gelişmekte olan ülkeler başta olmak üzere girişimciye “işini kur, fon alarak makul bir büyüklüğe getir ve satarak çık” çerçevesini öğretir.

Satarak çıkmak aslında tahmin edildiğinden çok daha zordur.

Çok ortaklı ve araştırma gibi küçük cirolu bir yerde şirket satışı büyük bir zenginlik yaratmasa da çok şükür artık biraz param vardır. Opsiyon anlaşmasını kullanarak hisseleri satmış ve birkaç hafta önce ayrılmış durumdayım.

Girişim eko sistemi ölçütlerine göre başarı diye bile kayda geçebilir.

Ama şimdi Caddebostan sahilde tek başına koşuyorum.

Yeni “Country Manager“ ilk kuruluştan on üç yıl Zet ve Nielsen ortaklığından yedi yıl sonra Antalya’da açılış konuşmasını yapıyor.

Ben İstanbul’da tek başıma, beynimi kilitlemeye çalışıyorum.

Yeni “Country Manager” şirkete katılalı sadece 4 yıl olmuştur. Türkçeyi unutmaya başlayacak kadar uzun yıllar kaldığı ABD’den geri dönmüş, akademik hayatına devam etmek isterken yolu Zet Nielsen’le çakışıp en yerel birimin sıcaklığı, en Anadolu ekibin içinde kendini bulmuştur. Dört yıl içinde etrafını parlatarak ilerler, müşteri hizmetlerinde sorumluluk aldığı dönemde, belki bir daha hiçbir ülkede rastlanmayacak bir gelişme olur, direk rakip şirket IRI önemli müşterilerini kaybedip Türkiye’yi terk eder.

Global sistem içinde çok önemsenen “Chairman’s Award” ödülü de O’na verilir.

Şimdi Antalya’da bütün şirketi değişime hazırlamak için konuşuyor.

Gelecek on sekiz yıl boyunca birlikte çalışacağımızı henüz ikimiz de bilmiyoruz.

0 yorum

Yorum yazın

Yorum yazmak ister misiniz?
Siz de düşüncenizi yazın!

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir