%20 ve Ortalama

Covid 19 dönemine girerken insanlığın yoksullukla mücadelede durumu pek de iç açıcı değildi.  Aslında Dünya’da kişi başına düşen ortalama gelir 11 bin dolar düzeyinde. Fena değil yani, Türkiye’deki ortalama gelir şu sıralarda 9 bin doların altına inmiş olabilir. Ama, hala orta gelir ülkesi sayılabiliriz.

İşte hepimizi “körleştiren” perdelerden birisi bu, ortalamalar.  Ortalama üzerinden düşündüğün ve konuştuğun zaman, meseleyi normalleştirmen işten bile değildir. Oxfam’a göre 26 ailenin servetinin toplamı 3,8 milyar dünya vatandaşının toplamına eşit. Dünyanın en zengin insanının serveti 116 milyar dolar düzeyinde. Onunla benim gelirime ortalama taraftan bakarsanız, ikimizin ortalama geliri 58 milyar dolar çıkacaktır. Hiç fena değil. Kendi adıma memnun olmalıyım.

Ortalamaların sorunları gizleme özelliği vardır.

Dünyada bir yılda üretilen gelirin yüzde 80’i, nüfusun yüzde 1’ine gidiyor. Bu da olağanüstü tuhaf bir durum. Adaletsizlik diye adlandırmak çok “steril” kalır.  Bu olağanüstü tuhaf durumu da, geleneksel istatistik ve akademinin “yüzde 20’lik nüfus gruplarına göre gelir dağılımı” analizleri gizler.

Türkiye’de bankada 1 milyon TL üstü mevduatı olan kişi sayısı 225 bin. Nüfusun sadece binde 2’si eder.  10 milyon TL üstü diye sınırlandırırsanız bu kez on binde iki gibi bir nüfus grubu ile karşılaşırsınız. Türkiye rakamından emin değilim, geçenlerde ABD rakamlarını gördüm; ortalama bir çalışanla, CEO arasındaki gelir farkı 278 kat. Normal bulunabilir oran 17 kattır.

Böyle bir tuhaf gelir dağılımı ortamında yaşarken ilgililerin nerede ise tamamı yüzde 20’lik gruplar üzerinden gelir dağılımını inceler.  Şu anda Türkiye’ de en zengin yüzde 20 nüfus ile en yoksul yüzde 20 arasındaki gelir farkı sadece 7,8 kat. Çok makul, hatta daha iyisi can sağlığı.  Aslında acayip tuhaf olan durumumuz, bu sayede epeyce normalleşmiştir.

Ortalamalar ve yüzde 20’lik gruplar, mevcut tuhaf Dünya halini gizleyip yeni politikalar üzerinden düşünülmesini engelleyen unsurlardan birisi haline geldi.

Gelirin paylaşımındaki acayipliği yaratan birçok unsur vardır elbette. Ben ikisini öne alıyorum; mukayeseli üstünlükler iktisadı ve marka ideolojisi.

Mukayeseli üstünlükler iktisadı ve ona eşlik eden uluslararası ticaret ve sonra da onları küreselleştiren bakış açısı der ki “her ülke en iyi yaptığı işi yapsın, sonra da birbirleri ile değişsinler. 1940’larda Türkiye Avrupa’nın ikinci uçak üreticisi idi, şimdi dünyanın birinci fındık üreticisi, uçağı ise satın alıyor.

Marka ideolojisi ise büyük bir konu. Hepimizin içselleştirdiği bir büyük hayat ve tüketim fikri.  Artık ülkeler birbirini haraca bağlayıp kendi gelirlerini artırmıyor. Markalar yolu ile kaynak transferi yapıp zenginleşiyorlar. Muhtemelen benim gibi, bu yazıyı okuyan herkes gün içinde yediği, içtiği, kullandığı şeylerle transfere katkı yapmıştır. Bilerek yapmıyoruz. İçselleşmiş bir ideolojinin doğal sonucu olarak kendiliğinden gerçekleşiyor. Konu kimin solcu, sağcı, ulusalcı olduğu ile de ilgili değil. Markaizm tümünü içeren bir üst ideoloji.

Marka ideolojisi bize aksini aklımızdan bile geçirmeyeceğimiz bir mutluluk formülü sağladı.  “Mutlu olman için daha fazla tüketmelisin ve elbette daha marka tüketmelisin”. “Sex and The City” basında geçenlerde bir haber okudum; birisi akşam giyeceği elbiseye göre arabasının rengini seçiyormuş, bir diğeri dolabında kaç tane 10 bin dolarlık çanta olduğunu saymış. Bunların utanılacak veya ayıplanılacak olaylar gibi sunulmadığını tahmin edersin. Tam aksine özenilecek, öyle olunacak veya öyle olma hayalleri kurulacak hayat tarzlarıdır.

Covid-19 yaklaşık 3,5 milyar insanı eve kapattı. Homo Sapiens bu kez ilk defa aynı korkularla ve aynı umutlarla yaşıyor. Dolaptaki çantaların ve garajdaki arabaların kullanım değeri sıfıra düştü. Yaşam standartları arasında, elbette büyük farklar var. Malikane bahçesinde golf oynarken, 45 metrekarede 6 kişi yaşayanlara “fedakarlık yapalım evde kalalım” diyenler olmuyor değil. Ama, yine de Covid 19 dönemi insanları farklılıklarını azaltıp belirli bir yaşam tarzına mecbur ederek marka ideolojisinde önemli bir delik açmış olmalı.

ILO’ya göre salgının olumsuz etkileyeceği çalışan sayısı 2 milyardan fazla. Türkiye’de 3 milyondan fazla kişinin işsiz kalabileceği tahmin ediliyor. Yani, toplam işsiz 7 buçuk milyon gibi muazzam bir sayıya ulaşıyor. Birçok uzman dünyayı gelmiş geçmiş en büyük küresel krizlerden birisi, hatta birincisinin beklediğini söylüyor.

Covid 19 sonrası beklenen işsizlik ve gelir kayıplarını telafi etmek görevi ise devletlere düşüyor.  Bu konuda büyük bir “consensus” oluşmuş durumda. Tutkulu Ayn Rand hayranları dahil hiç kimse “işsizlik doğal bir durum, akıllı insanlar kendine bir yol bulur, diğerleri de kaderlerini yaşar, sistem kendini düzeltir, devlet bunlara karışmaz” demiyor.

Kamunun işsizliğe müdahalesi ve gelir aktarması gelir dağılımına, daha ciddi bakmak anlamına gelecek. Hayat devletlerin sosyal yükümlülüklerini kaçınılmaz olarak artırırken, bölüşüme de yeniden el atılmasını zorunlu kılıyor.

İnşallah bu dönemde ortalamalar ve yüzde 20’lik gruplarla aramıza biraz mesafe koyabiliriz.

(Vural Çakır’ın Pause dergisindeki yazısından alınmıştır)